Kahvaltı çağı...

Kahvaltı diye bir şey var şimdilerde. Daha bir var. Her geçen gün daha da bir var oluyor. Olacak gibi de. Kahvaltıya çağrılıyor arkadaşlar. Dostlar kahvaltıya davet ediliyor. İnsan kendisini kahvaltıya hazırlıyor, gitmeyi düşlüyor. Özel toplantılar kahvaltı masalarında yapılıyor. Bir şenlik bir ferahlık bir çemberden çıkış hamlesi olsun diye belki kahvaltı kahvaltıya ekleniyor. Hiç konuşmayanlar konuşmaya başlıyor, nicedir buluşamayanlar onun mahareti tülünün altında bir araya geliyorlar. Kahvaltı, sözlükten doğan sabah güneşi gibi herkesi sarıp sarmalıyor. Isıtıyor. Hayat oluyor, neredeyse.
İşte rayihası henüz üzerinde, yeni yıkanmış taze nane yaprakları. Koyu doygunluğuyla alabildiğine yokluyorlar tabiatı, unutma derecesine gelmiş burunları. Nefes alıp verme dışında başka bir işlevi olduğunu adeta telkin ediyorlar burunlara. Körpe salatalıklar. Soyulmuş. Salatalıklar, bilinen ama yokluğunda hatırlanan dışarlık ayakkabılar gibi bekliyorlar. Kısmet hangi dişin kesimiyle kütürtedecek onları. Kütürdemek en çok ona özgü, salatalığa sanki.
Ya çekirdeklerinin ağır akışkanlığında bir yeni alınmış saat gibi zaman duraklarını gösteren domates dilimleri. Bir domates diliminin etli ve narin dudağı! Bıçaklar en zarif kesim hamlelerini onlarda gösteriyor gibi. Bir dirençsiz varlığı ipek biçer gibi başla bölüyorlar. Bu domates dilimleri, eğer Çanakkale toprağında can bulup gelmişlerse çekinmeden kuru kekikleri serpebilirsiniz gözlerine. Acı sarısı birkaç damla halis zeytinyağıyla birlikte, elbette. Domates Anadolu'yu çoktan yurt tutmuş denizaşırı gezgini. Halktan şehre bir şenlik göçü.
Ses sese karışıyor sofrada, kahvaltıda. Zaman faslını ağır ağır icra ediyor. Hüzzam değil. Ferahfeza sanki. Daha dün, çok geç olmayan zamanlarda, neredeyse bir tas çorbanın içine doluyordu bu kahvaltı duygusu aslında. Daha çatalların antik hasatına hazırlanan zeytinler bu kadar çeşitlenmemişti. O zeytinler ki bazen kırık. Belki ta Hatay'dan, Hassa'dan konuk gelmiş. Gemlik tepelerinin, Bergama bağlarının da rüzgârlarını duyabilirsiniz incili gözlerinde. Edremit Körfezi'nin ipeksi esintileri çam dikencikleri arasından süzüle süzüle konmuş olabilir ağzınıza. İşte şu sele, sele zeytini, şu salamura. Yeşilin tonlarında. Siyahın alacaları içinde. Zeytin kahvaltının ebedi yemişi. Baş kurucusu. Gizli gurmesi. Çeşnicibaşının çekik gözü.
Ben peynirlere, o medeniyet saçılımı peynirlere geçeceğim ama, dönüp dolanıp kahvaltıyı, bu kurulumun hükmünü düşünüyorum. Neden seviyoruz kahvaltıyı? Neden daha çok doymak değil daha mutlu olmak istiyoruz? 'Tabii ki, kahvaltıda kırlara hasret bir piknik duygusu da saklıdır, bilmez misin?' diyor içimden bir nida. Ünleyiş... Nasıl olur diyorum, içi kırmızı biber taneciğiyle süslenmiş yeşil zeytine uzanırken, nasıl? 'İnsan kırlardan gelir, insan kırlara içlenir. Lakin bu şehirler, bu bahçesisizlik, bu ağaçsızlık, bu börtü böceğin bu kuşun su sesinin kovulduğu diyarlar insanın özlemini sonuna değin hiç dindiremez!'. 'Yani pikniğe gidemediğimiz, ya da piknik yapmadığımız için mi kahvaltı ediyoruz?' diye soruyorum bu sese, Pervari'den geldiği işaretlenmiş bala uzanırken. 'Tam olarak öyle olmasa bile, Batılıların dinner dedikleri akşam yemeğindeki açıklık gibidir bizim kahvaltımız' diyor, o ses. Bir devrim yapıldıysa bu ülkede o sosyal devrim artık kahvaltı sofrasındadır çoktan diye şişiniyor. Bak sen... Sen bir bak.
Açma, açılma iştiyakı duyuyoruz içten içe, inceden inceye. Gölümüzü açmak. Belki de birlikte katmer katmer, kat kat açılmak istiyoruz da o yüzden bu peynirlerin hikâyelerine dalıyoruz. Erzincan tulumuyla Selçuk tulumu arasında bir bağlantı kuruyoruz. Ezine peynirlerinin Kars peynirlerine hasretinden dem vuruyoruz. Peynir diyoruz peynir, medeniyetin yelkenlisidir beyim. Bak diye gösteriyoruz, bu Trabzon tereyağı bir de. Bu Konya çökeleği. Kırklareli'nin peynirlerindeki kokuyla Malatya'nın, Adıyaman'ın tuzlu peyniri yanında Van otlu peyniri adına üzüm düşlüyoruz. O sebepten hep birkaç salkım diri üzüm olsun istiyoruz. Sebepsiz değil, hiç yan yana gelmeyecekmiş sanılan renkler, otlar, içecekler şakıya şıkaya doluşuyorlar çarpışmadan sofraya. Ey ebedi esenlik. Ey Kudüs bahçeleri.
Elbette birkaç dilim peynir birkaç parça simit ve sımsıcak bir çayla da donanabilir sofra, kahvaltı. Bal, tereyağı, kuru kayısı, taze incir, tür tür ev yapımı reçeller, sucuk ve yumurta da bulunmayabilir. Şart değildir bir dilin bir kültürün bütün envanterini dökmek, yayıp sergilemek. Biliyor, duyuyor, arzuluyor, fikrediyor ve yaşıyoruz ki '...kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı'. Mideden gelen rehavetin, dimağa dolan lezzetin ötesinde bir şey bu. Sofranın çeşitli değil, aslolan, yaşama isteğimiz.
Ekmeğe düşkünlüğümüz onun mayasına duyduğumuz arkaik içlenişle de ilgili. Hayata birlikte katılma isteği o kadar içeriden örüyor ki ipeğini, muhabbet tık tık üstüne vurulan yumurtalarda müziğe dönüşüyor, ahenk kazanıyor. Sessizce yenilip geçerken şu dünyadan izimiz gecenin koyusunda değil günün aydınlığına yayılsın istiyoruz. Bir insanı mutsuz göstermek istiyorsanız onu sabah tek başına bir mutfakta ya da kafeteryada kahvaltı ettiriniz hem. Yok eğer yaşama coşkusu ise niyetiniz bir Bayram kahvaltısı sofrası dostların kavuştuğu bir kahvaltı çınlamasını göstermeniz yeterli. Kahvaltı diye bir şey şimdilerde. Kaybolup gitmek istemeyenlerin içinde. Katmerli. Katlı. Çay buğusunda uçan güvercinler gibi.

Yorumlar (0)

Yorum Gönder

Uyarı: Yazacağınız mesaj konu ile alakalı değilse lütfen e-posta gönderiniz.Sitemizde yer alan okur yorumları, yorumları yazanların kendilerinin görüşleridir, okur yorumlarından www.ozgurklavye.com sorumlu tutulamaz.Blogda bulunan herhangi bir içerik, yorum ile alakalı şikayetiniz varsa, kaldırılmasını istediğiniz yorum veya yorumlar ya da herhangi bir başka içerik varsa lütfen bize e-posta aracılığı ile ulaşın.

Yorumlar incelenip onaylandıktan sonra sitede yayınlanır.
Eğer yorum yazmak için hesabınız yoksa Anonim veya Adı/URL seçeneklerini kullanın.